İçeriğe geç

Sermayesi Eriyen Adam

Bir süredir bir sınava hazırlanıyorum. Birkaç hafta sonra girip bakacağız nasıl bir şeyler olacağına. Ama bu süreçte fark ettiğim çok enteresan bir şey var. Bazı şeyleri fark edebilmek için yaşamak gerekiyormuş. Çok gezen mi bilir çok okuyan mı? Çok yaşayan bilir hocam. Yaşamadığını bilemiyorsun. Üstadın tabi ki bu konuyla alakalı da bir mısrası var. Olmaz mı hiç? “Demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş.”[1] Bazen insan bir yere kadar geliyor, düşüncesini sürüklüyor ya da düşüncesi onu sürüklüyor. Sonra bir yerlerde dolanmaya, dönmeye, döngülere başlıyor. Derken birisi çıkıp diyor ki, “A, A’dır.” “Tamam” diyorsun, “evet, sonunda ikna oldum, anladım, iman ettim ve ikrar ediyorum: A, A’dır.”

Belki de benim eğitilmezliğimdir bu, bilemiyorum.

Neyse, fark ettiğim şey dedik lafı gene boğduk, sündürdük. Hacı abiler, fark ettiğim şey zaman. Giden zaman yerine gelmiyor. İşte hakikat. Gizli mahzenlerin hüzünlü karanlıklarında, tozlu sandıklara gömülmüş kara kaplı kitapların sarı sayfalarına düşülmüş müstensih notu budur işte: Giden zaman, gelmiyor.

Teo’nun çok sevdiğim bir mısrası var: “Nasıl oluyor da vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçip gidiyor?”[2]

Bu sınava hazırlanırken bir şeyin daha hakikatine vardım ki; zaman izafidir. Einstein halt etmiş. Sınava kalan zamanı günlerle hesap ettiğinde önünde uzun bir süreç, haftalarla hesap ettiğinde göğsünü daraltacak kadar az bir vakit kaldığını görüyorsun. “Ders çalışmak, yolda olmaktır. Saymayayım, bereketi kaçmasın” dersen de kendini kandırıyorsun. Eskiler bunun yolunu bulmuş aslında. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, yarın ölecekmiş gibi de öte dünyaya çalış demişler. Hiç sınava girmeyecekmiş gibi konuları keyfine vara vara, özümseye özümseye öğren; yarın sınava girecek gibi de sınava dönük acele acele ve nokta atışı çalış. Yapabilene aşk olsun.

Her neyse bu yazıyı yazmama vesile olan, fark ettiğim asıl şeye nihayet gelecek olursak: Bir hakikat var ki kıymetli hazirun o da şudur: İşi öğrencilik olan ama tembel bir öğrenci olan birisi günde 6 saat çalışabilir. Bu gayet normal, ulaşılabilir bir süre. Biraz gayretli ve azimli bir öğrenci ise günde 8 saati zorlayabilir. Lakin bir de 10 saat çalışmak var ki, o ancak ve ancak milimetrik hesaplarla olabilecek bir şey.

Abone olmayı ihmal etmeyelim inşallah .p

Araya gireyim, çalışmak derken masada geçirilen süreden değil, gerçekten kitapla verimli ve aktif bir şekilde geçirilen süreden bahsediyorum. Su içmeye, çay koymaya, çiş yapmaya gittiğinde kronometreyi kapayıp tekrar kitabı okumaya başladığında kronometreyi çalıştırdığında ulaşacağın süreden bahsediyorum. Yoksa “kütüphaneye saat 10’da girmişim, akşam 7’de çıkmışım, 1 saat de yemek yemişim, iyi abi 6 saat çalışmışım” değil, 3 dakika Whatsapp’a girdiysen 5 saat 57 dk. çalışmışsın. Bundan bahsediyorum.

Neyse milimetrik hesaplar diyorduk. Eğer bir kişi günde 10 saat gerçekten aktif bir şekilde çalışmak istiyorsa yukarıda da ifade ettiğim gibi milimetrik hesaplar yapması şart. Dün 10 saat çalışmışım, bugün ise 8. Neden? Bir bakıyorum, sabah evden yarım saat geç çıkmışım; çantam hazır değilmiş, dirseğimin altına koyduğum atkıyı evde unutmuşum, telefon gelmiş, İmamoğlu tutuklanmış, bugün 3 defa değil 4 defa uzun mola vermişim vs… Hepsi insani şeyler. Ama sınav insani bir sınav değil. 1 bardak fazla çay içmenin Pasifik’te fırtınaya sebep olacağı bilinmez lakin daha az ders çalışmaya sebep olacağı açık.

Halk ozanımız Teo’nun sorduğu soruya tekrar dönüyoruz: yıllar, hayatlar nasıl geçiyor? Bu yazıyı yazma sebebim de bu soruyu sormaktı esasen. Derdim ders çalışma taktiği vermek ya da sınav sürecimden bahsetmek değildi. Okumadığım birkaç kitaba referans vereceğim. Atomik Alışkanlıklar[3] kitabında güzel birkaç örnek vardı. Özetle diyordu ki, verim için hiç göze görünmeyen şeylerin çok büyük önemi vardır. Örneğin üzerine kitap koyduğum rahleye kitabın sayfalarını tutturduğum tutamaç. Günde 10 dk kazandırıyordur bana 🙂 Bir başka kitapta da hayattaki işleri 4’e bölüyordu. Acil ve önemli. Acil ve önemsiz. Acil değil ve önemli. Acil değil ve önemsiz. Bizi biz yapan şeylerin acil olmayan ama önemli olan şeylere ayırdığımız zaman olduğunu söylüyordu müellif. Örneğin dil öğrenmek. Acil değildir ama önemlidir. Ya da iyi bir insan olmak. Acil mi? Tartışılır. Önemli mi? Tartışmasız.

Günlerimiz nasıl geçip gidiyor? Gün boyu nelere ne kadar vakit ayırıyoruz? Sınava hazırlanırken çok acı ve net bir şekilde görüyor ve tecrübe ediyorum ki 5 dakikalık bir kütüphane sohbeti bile gün sonunda seni hedefinden alıkoyuyor. Peki daha büyük bir şeyde, örneğin hayat içerisinde zaman harcadığımız, kafa yorduğumuz, zihnimizi işgal eden neler bizi nelerden alıkoyuyor?

Örneğin Twitter. Yıllardır Twitter’dayım. Çok güzel arkadaşlıklarım, dostluklarım oldu. İyi ki de oldu. Çok farklı dünyalarla karşılaştım burada. Lakin doğruya doğru arkadaşlar, Twitter’da geçirdiğim zamanın kaçta kaçını anlamlı ilişkiler kurmak için kaçını boş yapmak için geçirdim? Yani hikmet yağmurlarının altında arınıp, dostlarla el ele Aden bahçesinde koşuşturduğumuz falan yok. Kabul edelim.

27 yaşındayım. Bu güne dek binlerce film ve dizi izlemişimdir sanıyorum. Hadi birkaç bin diyelim, uçmayalım. Binlerce saat eder. Ve saat sadece saat değildir. Günün en güzel saatleri de olabilir o saatler. O kadar saat film ve dizi izlerken ne elde ettim ve neleri kaçırdım? Evet kendimce, ortalamanın üstünde bir dizi – film zevk ve kültürüne sahip oldum. Bu bir kazançtır benim gözümde. Peki ya kaçırdıklarım? Sevdiklerimin vaktinden ne kadar aldım da kültür kazandım? O kültürü edinene kadar didindiğim hdfilmçöplüğünde kaç kütüphanelik vakit öldürdüm?

Nice gereksiz uğraş ve didinişten elimde ne kaldı? Hayko güzel okur, onun ses tonuyla sorarım: “Sermayemde suçtan gayrı nem kaldı?”[4]

Geçmişinde pişmanlıktan başka bir şey görmeyip derbeder halimle dizlerimi döver bir durumum yok, yanlış anlaşılmak istemem. Biraz abartarak bazı şeyleri görünür kılmaya çalışıyorum sadece. Zamanın parçalanmaz akışından bildiriyorum dostlar: Demem o ki; giden zaman yerine gelmiyor. Sermayemiz eriyor. Merhamete muhtacız. Yazık ki Bağdat sokaklarında buz satmıyoruz, merhamet eğer gelecekse ancak kendimizden gelecek.

Neyse, bu yazıyı yazayım derken gene ders çalışma süremden yemiş bulundum. Samimiyetsiz bir yazının daha sonuna geldik.

01.04.2025


[1] Münacaat, İsmet Özel

[2] Paramparça, Teoman

[3] Atomik Alışkanlıklar – James Clear

[4] Nem Kaldı, Hayko Cepkin

Kategori:Genel

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir